Şebnem Ferah'ın Röportajları

Salı, Ekim 31, 2006

Deli Kızın Can Kırıkları

Röportaj: Deli Kızın Can Kırıkları

Kaynak: sebnemferahfan.com (Turgay Suat Tarcan)

Kiminle: Çağlan Tekil (Blue Jean)

Tarih: Ağustos 2005


Şebnem Ferah beşinci albümü “Can Kırıkları”nı geçtiğimiz günlerde yayınladı. Bu albüm de diğer Şebnem Ferah albümleri gibi can yakıcı, kalp acıtıcı. Şebnem’le, serin bir akşamüstü yeni firması Pasaj Müzik’in teras katında yeni albümü hakkında konuştuk.


Şebnem’i ilk kez 28 Nisan 1991’de Pangaltı İnci Sineması’nda grubu Volvox ile izledim. Pentagram’ın ön grubu olarak ilk İstanbul konserine çıkmışlar, metal çalan, üstelik çok da iyi çalan dört kız olarak zihinlere kazınmış, dost sohbetlerinin ana malzemesi olmuşlardı. İlk dergi denemem Laneth’in Mayıs 1991 tarihli ilk sayısında bu konserin kritiğini yaptım. Sahneden indiklerinde onlar görmeden şarkı listesini de aldığım için çaldıkları şarkıları bile yazdım. 1 hafta sonra Akmar’da Pentagram Metal Shop’ta Şebnem, Pentagram’dan Hakan’a “Bir dergi bizim çaldığımız şarkılara dek yazıp, kapsamlı bir kritik yapmış” dedi. Ben de o sırada oradaydım, Hakan Şebnem’e “O yazıyı yazan arkanda şu an” dedi ve böylece Şebnem’le tanışmış olduk. Aradan yıllar geçti, Volvox’da gitarist Duygu gruptan ayrıldı, yerine klavyeci Özlem (Tekin) geldi ve grup kendi bestelerinden oluşan repertuarıyla verdiği konserlerden tamamı cover şarkılardan oluşan bar programlarına yöneldi. Ortaköy Sis ve Taksim Kemancı Bar’da isim yaptılar. O dönem plak firmaları tıpkı Karakan, Athena ve Pentagram gibi Volvox’u da ıskaladı ve bir süre sonra Özlem solo albümünü yapmak üzere gruptan ayrıldı. Özlem ayrılınca, kendisi orijinal üye olmamasına rağmen ve Volvox onsuz da yoluna devam edebilecekken dağıldı. Grup dağıldığında ben askerdeydim. Askere gitmeden bir gece önce Kemancı’da arkadaşlarımla otururken, Şebnem şarkı arasında “Çok sevdiğimiz arkadaşımız Çağlan yarın askere gidiyor. Seni çok seviyoruz Çağlan, bu şarkı senin için” demiş ve Volvox, Metallica’dan “Seek & Destroy”u çalmıştı. Bunu hiç unutmadım, benim için büyük onurdu.

Özlem’in ilk klipi “Aşk Her Şeyi Affeder mi?”yi askerde yemekhanede seyrederken yanımdakilere “Bu kız iyi iş çıkarmış ama asıl beraber müzik yaptığı grupta solist olan Şebnem albüm yaptığında yıkılacak ortalık” dedim. Şebnem beni yanıltmadı, 1 yıl sonra önce “Vazgeçtim Dünyadan” şarkısı, ardından da “Kadın” albümü ile müzik piyasasına zirveden girdi. Aradan 9 yıl geçti ve o yaptığı her albümle yerini daha da sağlamlaştırıyor.

Şebnem’le bir Çarşamba akşamüstü bağlı bulunduğu Pasaj Müzik’in yeni bürosunda buluştuk. Beyazlar içinde, makyajsız doğal güzelliğiyle elimden tutup beni üst kata götürürken düşündüğüm şey bir meleğin beni cennete götürdüğü idi. Alt kata nazaran daha serin olan üst katta manzaranın güzelliği karşısında büyülendiğini söyledi. Belli ki o an orada en etkileyici olanın kendi olduğundan habersizdi. Belki de farkındaydı ama farkındaysa, bunu saklamayı iyi beceriyor.

“Can Kırıkları” Şebnem Ferah’ın beşinci albümü. Bu albümün ismi, diğer albümlerinin isimlerinden farklı olarak bu kez bir kitaptan alınma. “Karin Karakaşlı’nın bir kitabının adı bu” diye giriyor söze. “Kelimeler Yetse albümünü yayımladığımda şirkete dinleyicilerden mektuplar geldiğinde kalın bir paket dikkatimi çekti. Açtım, içinden bir kitap çıktı. Daha kitabın adını okur okumaz şarkı kafamda şekillenir gibi oldu. İsmine çok imrendim, neden ben düşünemedim böyle bir ismi diye düşündüm. Acı yaşamanın ve bunu ifade etmenin bin türlü yolu var ama bu bana çok etkileyici bir ifade biçimi gibi geldi. Bir şeylerden ilham almak çok kıymetli bir duygudur müzisyen için, her zaman başına da gelmez. Bunu yaşayabildiğim için çok iyi hissediyorum kendimi. Hiçbir şeyden etkilenmemek de var çünkü.”

Şebnem’in albümlerine hep hüzünlü bir hava hakimdir. Bu albümde de öyle. Albümleri konsept bir hikaye anlatmasa da, şarkılar birbirini tamamlar niteliktedir çoğu zaman. Bu albümde yer alan on parçanın dokuzunda “su” ve “deniz” kelimeleri geçiyor mesela. Şarkılar arasında bağ kurulabileceğini o da söylüyor: “Mesela bir şarkıda ‘belki de benim gizli bir bildiğim var’ deyip, başka bir parçada ‘ben de hiçbir şey bilmiyorum’ demem gibi, böyle bağlantılar da var aslında. Aklına takılan bir şeyin cevabını başka bir parçada bulabilirsin. Bu biraz zamanla ve sözleri hazmettikçe olacak şeyler. Öyle bir bütünlük içinde olması fark etmeden yaptığım, ama hoşuma giden bir şey”.

Merak ettiğim şeylerden biri Şebnem’in şarkı yazma süreci. Yani nasıl şartlarda yazıyor şarkılarını; evinde mi, yolda mı, yoksa stüdyoda mı? “Yeni bir albüm çıkarırsın ve sonrasında konserler başlar ya; O ilk iki üç aylık her şeyin yeni olduğu zaman geçtikten sonra aklıma sürekli yeni fikirler, cümleler ya da melodiler gelmeye başlıyor. Ben o dönemlerimde aklıma gelenleri üzerinde çalışmak için değil ama unutmamak için kaydediyorum. Sonra konser ve turneden yorulmaya başladığımı, yıprandığımı hissetmeye başladığım anda kısa bir tatil yapıp, sonra o kaydettiğim şeyleri dinlemeye ve toparlamaya başlıyorum. Kimi zaman sözü de müziği de 15 dakikada bitebilen şarkılar oluyor, ki onlar her zaman en beğenilen şarkılar oluyor, kimi zamansa bir cümlesi için aylarca düşündüğüm ve beklediğim şarkılar oluyor”.

Peki ya işin stüdyo kısmı? Şebnem, elinde gerçekten bir albüm yapmaya değer bir materyal olduğunu hissetmeye başladıktan sonra stüdyo planları yapmaya başlıyormuş. Stüdyoya girdiğinde işin yüzde sekseni tamamlanmış oluyormuş zaten. Ondan sonra da stüdyodaki yaratım süreci başlıyormuş. Oradaki çalışma sistemi daha farklı. “Mesela son albümde şarkıları stüdyoda en primitif haliyle akustik gitarla çaldım ve sonra üstüne prova yaparak, yani çalarak son haline getirdik. Sonuçta biz 10 yıldır beraber çalan, birbirini yakın tanıyan, seven bir ekip olduğumuz için şarkıların üzerimizde hissettirdiği duyguları kimi zaman konuşmadan, kimi zaman kafamda eğer bariz bir şekilde duymak istediğim şeyler varsa onu dile getirip, o yönde yönlendirerek, kimi zaman da kendileri nasıl bir şey istiyorsa onu birincil tutarak ortaya çıkarıyoruz. Bir albüm öncesi yapmadığım şey bu albüm sert olsun, yumuşak olsun ya da bir ney kullanalım gibi kararlar vermektir”.

Daha önceki iki albümü “Perdeler” ve “Kelimeler Yetse”nin prodüktörlüğünü kendisi yapmıştı. Bu albümde ise Pentagram’ın bas gitaristi Tarkan Gözübüyük ile çalışmış. Tarkan, Şebnem’in ilk iki albümünde bas gitar çalmasına rağmen, prodüktör olarak ilk kez Şebnem’le çalışıyor. Peki Şebnem daha önce iki kez prodüktörlük yapmış iken, neden bu kez başkasını tercih etmiş?

“Ben Tarkan’la hep çalışmak isterim. Şarkıcıyken tek başına prodüktörlük yapmanın bazı artıları da var, eksileri de var. Ben ‘Perdeler’ ve ‘Kelimeler Yetse’de prodüktörlük yaparak aslında müzikal olarak bir dil oluşturmak istedim. Bu bence hoş bir tecrübe. Fakat bir noktadan sonra başkalarının da fikirlerini, bakış açısını görmek zorundasın. Prodüktörlüğün bir de çok yorucu bir tarafı var, her an orada olmak zorundasın. Bu da neredeyse günün 19 saati filan demek. Bu anlamda Tarkan’ın varlığı üzerimden büyük bir yük aldı. Hakikaten şarkı söylemeye çok daha fazla konsantre olabildim. Tarkan, insanın sadece müzisyen olarak değil, insan olarak da en güzel hallerini ortaya çıkarmayı beceren biri. Çok rahat bir çalışma ortamı oluşturdu. Bu bir daha prodüktörlük yapmayacağım anlamına da gelmez. Ben hepsine birer tecrübe olarak bakıyorum, hepsinin ayrı ayrı getirileri var çünkü. O prodüktörlük yaptığım albümler sayesinde ben bugün bir prodüktörle çalışırken kendimi daha doğru ifade edebiliyorum”.

Şebnem Ferah şarkıları zor şarkılar. Klip çektiği şarkılar bile klasik hit formatından bir hayli uzaklar. Süreleri uzun, akılda kalıcı melodileri ve nakaratları yok. Bu özel olarak tercih ettiğin bir şey mi diye soruyorum. “Ben içimden geleni yapmayı seviyorum, içimden de böyle şeyler çıkıyor” diye cevaplıyor. “Bunları belki daha basit sözlerle daha kolay algılanır hale getirebilirim, ama birilerinin hayatında yer kaplayacaksam, birileri benim albümümü alıp evinde, odasında rafa koyacaksa ve hayatında ona zaman ayıracaksa bu, benim gerçekten içimden çıkan bir şeylerle olmalı. Bunu herhangi bir şekilde kalıba sokmak istemem. Benim için önemli olan baştan sona rahatsız olmadan, severek dinleyebileceğim bir şey yapmak. İlk akla geleni değil de benden çıkanı sunmayı tercih ediyorum. İlk anda üretilen şeylerin çok yapıldığını ve hatta son dönemde bu tarz şeylerin insanların kapasitelerini aşağı çektiğini görüyorum. O biraz insanların zevklerini, beğenilerini, akıllarını, zekalarını hafife almak gibi geliyor bana.”

Dışarıdan şarkı almayı, başkalarının şarkılarını söylemeyi tercih etmiyor. Peki ama grup elemanlarından birisi böyle bir şarkı yaptım diye hiç mi gelmemiş. Geldi ise tavrı ne olmuş? Hiç böyle bir şey olmadığını söylüyor. “Bu bir solo proje ve ilk tercih ettiğim kendi şarkılarımı söylemek. Yoksa cover filan da yapardım. Beni şarkı yapmak çok heyecanlandırıyor. Ama böyle şeylere de açığım, yeter ki böyle bir şeye hayat verebileceğimi hissedeyim. Kıstasım o. Güzel bir şarkıyı kim yapmış olursa olsun söylemek isterim”.

Peki şarkılarındaki hüzün özel hayatının bir yansıması mı? “Hayır. İçimden gelen şeyler beni yönlendiriyor, ben onları yönlendirmiyorum. Tüm günüm hüzünlü geçiyor, ya da öyle bir hayat yaşıyorum diye bir şey yok. O yüzden şarkılarımla şahsi bağlantılar kurulmasını istemiyorum aslında. Bir noktadan sonra şarkı benim için de şarkı. Günün içinde bir an yaşadığın ve darmadağın olduğun anlar olur ya. 5 dakika sürer ama senin o gününü berbat eder. Ertesi gün uyanır, normal hayatına devam edersin. İşte o anı estetik olarak abartabilme yeteneği belki de üreticilik. Belki de bunları günlük hayatta çok da arkadaşlarımla paylaşmıyorum diye. Ben daha çok mutlu anlarımızı paylaşmayı, birbirimizin iyi anlarını görebilmeyi tercih ederim. Belki de bunlar içimde kalıyor ve şarkılarda ortaya çıkıyor. Hayatım yolunda yani, kötü durumda değilim”.

İlk kez albüm kapağında kendi resmin yok diyorum. “Bu benim uzun zamandır yapmak istediğim bir şeydi” diye yanıtlıyor. “Fakat böyle şeyler yapmak için bu işi albüm çalışmalarının içine dahil edebilmelisin, 2-3 günde yapmamalısın. Bu albümde ilk kez biz kayıttayken Hakan (Utangaç, Pentagram gitaristi, ‘Can Kırıkları’nın klip yönetmeni) her gün stüdyoya geliyordu, bir elinde kamera, bir elinde fotoğraf makinesi, hep görsel olarak fikirler üretiyordu. O ve kardeşi Hale’nin çalışmaları bunlar”.

Kapaktaki şekli çözemedim ben, bunun üzerine kendisine sordum. “Salyangoz olarak da, helezon olarak da görebilirsin. Aslında her isteyen istediğini görebilsin diye yapılmış. Ama parçaların içinde çok fazla su mevhumu geçtiği için onu andıracak bir şey yapmayı tercih ettiler zannediyorum. Albümle çok uyum sağladığını düşündüm ve böyle şeyleri çoğaltmak istiyorum ben. Bana çok daha yaratıcı geliyor. Bir de ben bu albümün bir noktada ileten kişisiyim, bu birebir beni temsil ediyor diye bir şey yok”.

1 saattir konuşuyoruz. Önünde hem kahve, hem de diet kola var. Bir saatte her ikisinden de birer yudum içebildi. Konuşmayı seviyor, etkileyici ve ikna edici bir konuşma tarzı var. Ama bir müzisyen için sadece müzik yapmak işin zevkli kısmı olmalı. İstediği zaman albüm için kayda girebilir, istediği şartlarda ve zamanda kaydedebilir. Bir de röportaj vermek ve konser vermek gibi rutin işler var. Önceden belirlenen, kötü modda olsanız bile yapmanız gereken şeyler. “Onlar yaptığın şeyin olmazsa olmazları. Bunu yapıyorsan bilmek zorundasın ki bir de böyle şeyler var. Evet çok doğru söylüyorsun, bazen dayanılmaz bir hal alıyor. Bazen buraya kadar demek istediğim zamanlar oluyor. Mesela en basitinden bir konser demek ortalama 50, 70 hatta 100 kişinin seninle çalışıyor olması demek. 100 kişinin bir tanesi işini aksatsa, zincirleme olarak iş aksıyor. Bunun sonucu sahneye geç çıkman olabilir, jeneratörün çalışmaması olabilir, içeride o an bayılan birinin hemen ambulansa yetiştirilememesi olabilir. Bunlar dönüp dolaşıp senin omuzlarına biniyor. Dışarıdan bakıldığında bütün bu basamaklar düşünülmüyor, aksaklık sana yükleniyor”.

Bu konuda dertli olduğunu düşünüyorum ama neyse ki çok nadiren gelmiş böyle şeyler başına. Anlatmaya devam ediyor. “Bunun dışında sahneye çıkmadan on dakika önce berbat bir haber almış olabilirsin, ama içerideki binlerce kişi senden en iyi performansını bekliyor. Böyle zamanlarda tut ki ben en iyimi sunamadım. Hepimizin kötü bir günü olabilir. Mümkün olduğu kadar korumaya çalışıyorum kendimi doğrusunu istersen. Çünkü mazeret yaratmayı seven biri değilim. Soruna gelirsek bu işten yıprandığımı, yorulduğumu hissettiğim anda kısa bir tatil yapıp kafamı toparlıyorum. Ama her işin dayanılmaz ve zor tarafları var”.

Albümü ilk elime aldığımda kartonette Evren Göknar imzası dikkatimi çekti. Daha önce taptığım grup Queensryche’ın en iyi albümlerinin remastering’ini yaptığı için o isme aşinayım. Bugünün şartlarında kayıt seviyesi biraz düşük kalmış tüm bu albümler Evren Göknar sayesinde kalite olarak zirveye çıkmıştı. Bu yüzden tüm o albümlere sahip olmama rağmen, tekrar yeni basımlarını da satın aldım. Peki ama Amerika’da doğup, büyüyen ve orada yaşayan bu adamı Şebnem nasıl bulmuş olabilir? Gülüyor… “Los Angeles’a gittiğimde burada bulmakta zorlandığım bazı albümleri arıyordum. Eskiden kaset formatında aldığımız, CD formatında bulamadığımız bazı albümler mesela. Heart’ı çok severim, onun best of albümünü buldum. Kapağa baktım, remastering yapan bir Türk. İnternetten baktım, aynı zamanda bir müzisyen olduğunu, hangi firmada çalıştığını öğrendim. Queensryche, Mariah Carey gibi yüzlerce büyük isim için çalışmış. Denemek istedim onunla çalışmayı. Sonra Tarkan’la aradık onu, tanıştık, burada kayıtlar bitince tekrar gittik oraya, iki günde mastering yaptık, çok da memnun kaldım. Hakikaten inanamadım, genelde hislerim yanıltmamıştır zaten beni. Onunla hem tanıştığıma, hem de çalıştığıma memnun oldum. Bir sonraki albümümde de kesin çalışırım”.

Yazının başında Şebnem’in Volvox geçmişinden bahsetmiştim. O zamanlar için tamamı kızlardan kurulu bir grupla karşılaşmak ülke şartları düşünüldüğünde pek de olası değildi. Ama Şebnem ve arkadaşları uzunca bir süre kendi şarkılarını söyleyerek varoldular, erkek egemen rock müzik piyasasının da en iyi gruplarından biri oldular. Türkiye’de bir örneği yok iken Şebnem’in şarkıcı olmaya, bir kız grubu kurmaya karar vermesini sağlayan isim kim olmuştu? “Heart buna iyi bir örnek. Sahnede şarkı söyleyip gitar çalan kızlar görmek enteresandı. Ama kız grubu kurmamdaki asıl sebep iyi anlaştığım insanlarla bir grup oluşturmaktı. Gene de tam olarak kimden etkilenip müzisyen olmaya karar verdim hatırlamıyorum. Küçüklüğümden itibaren müzik ailemde yerleşik bir şey olduğu için hayatımda hep vardı. Biraz doğal bir gelişim oldu yani. Şu an yaptığım şey hayatım boyunca yaptığım şeyin sonucu olarak geliyor bana”.

Son dönemde neler dinliyor, kimlerden hoşlanıyor? “Yenilerden beni çok çok etkileyen isimler olduğunu söyleyemem. Audioslave’i çok beğeniyorum. Ama hiçbir şey bana eskiden dinlediklerimden aldığım hazzı vermiyor. Mesela Live8 konserinde o eskilerle yenileri bir arada görünce bu dediğimi resmen gördüm. Beğenilerim keskindir, ne yaparsa yapsın takip edip aldığım gruplar, müzisyenler vardır. Sıkıldıkça çevirip çevirip eskileri dinliyorum. Deep Purple, Led Zeppelin, Rainbow, Pink Floyd gibi grupları çok seviyorum. Sözel olarak içi biraz daha boş olup, virtüözitesi yüksek grupları da seviyorum. Süslü rock’n roll dediğimiz şeyi yapıyorlardı belki ama o kadar iyi müzisyenlerdi ki. Müziğe bakış açımda çok etkili oldular onlar. David Coverdale en sevdiğim şarkıcılardan mesela. 90’larda şekillenen müziğin basitleşip sözlerde entelektüel bir havanın olması durumunu ele alalım mesela. Şöyle söyleyeyim, yeni gitar çalmaya başlayan biri herhangi bir Nirvana şarkısını çalmaya çalışsın, kısa bir süre sonra ‘Aaa ben gitar çalıyorum galiba’ hissini yaşayabilir. Ama bir Satriani, bir Deep Purple ya da bir Whitesnake parçasını çalmaya çalışsın, günlerce uğraşması gerekebilir. Yanlış anlaşılmasın, Nirvana’ya bayılırım. Müziklerinin sade ve basit olması harika bir şey ve ben böyle müzikleri de çok severim. Genellikle de zor olanın sade, basit ve güzel şarkılar yapmak olduğunu düşünürüm. Nirvana iyi müzisyenlerden oluşup iyi müzik yapmasına rağmen kolay taklit edilebilir bir formları olduğu için bir sürü grup benzer müzikler çalmaya başladı. O dönemlerde bu müzik trend haline geldiği için de bir dönem efsane olan müzisyenler adeta demode olarak algılanmaya başlandı. O dönemin olumlu etkisini kabul etmekle beraber, müziğin performans kısmını bir miktar sildiğini düşünüyorum. Ve hemen yakın bağ kuramıyorum. Benim dinlediğim müziğin ilk önce iyi performe edilmesi gerekir. Şimdilerde yeniden performansa dönüldüğünü görmeye başladım. Bence müzik iyi çalınmalı, iyi söylenmeli, iyi performe edilmeli. Bu ihtiyaçlarımı da eski gruplarla karşılayabiliyorum”.

Artık röportajın sonuna geliyoruz. Yanıma aldığım kaset bitti, başka kasetim de yok. Şebnem aşağı giderek bir adet “Can Kırıkları” kaseti getiriyor. Şebnem’in müziğini silip, üstüne konuşmasını kaydetmek garip olacak ama bunu umursamıyor. 2 saattir konuşuyoruz, bir sıkılma belirtisi de yok neyse ki. Benden sonra arabasına atlayıp eve gidecek ve dinlenecekmiş. Yeni kaseti teybe takıyorum ve devam ediyoruz.

Kargo, Teoman ve mor ve ötesi gibi isimlerle ortak çalışmaları oldu Şebnem’in. Rock camiasının tercih ettiği ilk isim ve sesini kattığı her şarkı mükemmel oluyor. İçlerinde en sevdiği hangisi olabilir? “Aslında en sevdiklerim Teoman’ın filminde söylediğim ‘Gönülçelen’ ve Bülent Ortaçgil’e saygı albümünde söylediğim ‘Değirmenler’. Gene Teoman’la olan ‘İki Yabancı’yı da çok seviyorum”.

Rock’n Coke’da Şebnem de sahne alacak, Apocalyptica da. Daha önce Şebnem’in “Perdeler” albümünde ortak bir çalışma yaptıklarına göre bu festivalde de sahne birlikteliği olabilir mi?

“Bunu düşünenler bana geldiler ve olur dedim. Ama şart olan bizim prova yapacak zamanımızın olması. Bu da şimdilik zor görünüyor çünkü bir gün öncesi başka yerde çalıyorlar ve buraya konser günü gelecekler. Eğer bir boşluk yaratabilirsek neden olmasın?”

Az önce Live 8’ten bahsettik ya, Pink Floyd’un orada orijinal kadrosuyla sahne alması aklıma geldi. Volvox’u defalarca izleyen şanslı azınlıktan biri de benim. Peki bu dönemi kaçıranlar ya da eskiye özlem duyanlar için tek bir konserlik de olsa toplanma durumu söz konusu olabilir mi? Bunu Pink Floyd örneğini vererek soruyorum…

“Pink Floyd’un tüm elemanları, mesela Roger Waters ayrılmış olsa da müzik yapmaya devam ediyor. Benim için aslolan o. Volvox bizim küçük yaşlarda kurduğumuz, belli bir süre sonra da herkesin hayatı ile ilgili karar verme aşamasına geldiği bir dönemde dağıldığı bir şeydi. Yani herkes bir yöne gitmeseydi ben hala Volvox’la çalışıyor ve albümler yapıyor olurdum. Fakat şu an müzik yapmayan insanlarla bir araya gelip bir konser yapma fikri açıkçası bana biraz saçma geliyor. Bir de prensip olarak hayatımda bir şeyi geride bıraktıysam geri dönüp ona bakmam. O, o dönemde güzel olan bir şeydi. Ama bilmiyorum kesin bir şey de diyemem, belki bir gün zevk için bir araya gelip çalabiliriz. Ama ürettiğin bir şey olmayınca çalmak bana çok da mantıklı gelmiyor. Bir amacı olmalı yaptığın işin”.

Röportaj bitti. Artık rahatça kolasını yudumluyor. Bir süre TV’deki kliplere bakıp havadan sudan konuşurken, Özlem Tekin’in “Değmez” klipi dönmeye başlayınca, pür dikkat onu izliyoruz. Bir akşam Aptüllica’yı da yanımıza alıp dinozorlar gecesi yapmak üzere sözleşerek ayrılıyoruz. Dik merdivenleri inerken kendi küçük, yüreği kocaman bu kızın hayatımda şarkılarıyla kapladığı yere bakıyorum. İyi ki var diye düşünüp, gülümsüyorum…



NOT: Röportajın orijinalini ve tamamını Blue Jean'in Ağustos 2005 sayısında bulabilirsiniz. Mutlaka alın. Ayrıca dergide "Can Kırıkları" albümünün kritiğini ve Rock'n Coke bilgilerini de bulabileceğiniz gibi, derginin kapağında da Şebnem Ferah gülümsüyor. Böylece Şebo Blue Jean tarihinde "Blue Jean'e kapak olan ilk yerli bayan sanatçı" sıfatını da üzerinde taşımaya hak kazanıyor. Her Şebo severin arşivinde olması gereken bir sayı...

0 Comments:

Yorum Gönder

<< Home